Bugün, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü... Sanat yaşamında 54 yılı geride bırakan Nevra Serezli de “Veda” oyunuyla sahnede... Ayşe Kulin’in eserinden uyarlanan oyun, birçok yerde sahnelenmeye devam ediyor. Usta sanatçı ayrıca, Müjdat Gezen Sanat Merkezi (MSM) tarafından layık görüldüğü İsmail Dümbüllü ödülünü de bugün alacak. Serezli, Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’ndeki Müşfik Kenter Sahnesi’nde ANKA Haber Ajansı’na demeç verdi.

Ayşe Kulin’in “Veda” adlı yapıtını Tiyatrokare’nin kurucusu aynı zamanda çevirmen, yönetmen ve oyuncu Nedim Saban sahneye uyarladı ve yönetti. Oyunda, Milli Mücadele dönemi ve bu dönemin hem acı hem de umut dolu olayları anlatılıyor. Oyunun merkezinde bir konağın sakinleri ve onların hayatları yer alıyor. “Veda”nın kadrosunda Nevra Serezli harici Aziz Sarvan, Leyla Feray, Fatih Gülnar, Meral Asiltürk, Zeynep Sevi Yılmaz, Alişan Özkan, Gizemnur Topaloğlu, Gizem Çayhanoğlu da rol alıyor. 

Tiyatronun ve sinemanın efsane ustalarından Serezli’nin sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

"- 100.yıl oyunu için çok güzel bir oyundu Veda, Sizi sahnede izlemek çok heyecan vericiydi, hele dans sahneniz ve seyircinin reaksiyonu inanılmaz güzeldi. Oyunda en sevdiğiniz sahneler hangileri. O gece “Veda” oyunundaki başarısıyla Leyla Feray’a “Vasfi Rıza Zobu Ödülü verildi. Feray size özel olarak teşekkür etti, nasıl desteklediniz onu?

"LEYLA'YA KOL KANAT GERMİŞ DURUMDAYIM"  

"Leyla Feray'ı ve ailesini çok iyi tanıyorum. Benim çocuklarımla birlikte büyüdüler annesi. Uzaktan uzadı Leyla'yı zaten takip ediyordum yaptığı işler ve dizilerle. Çok beğendiğim bir oyuncu. Hem kendinin güzelliği, duru güzelliği aile terbiyesi, disiplini, dizilerdeki duruşu bu role çok uygun olduğunu düşündüm. Nedim'le (Saban) aynı fikirde olduk. Ve teklif ettik çok harika bir çalışma yaptı. Rolün içine çok güzel girdi. Ve hep ikimizin sahneleri var daha çok. O yüzden ona tabii ki kol kanat germiş durumdayım. Bir torunum gibi. Kızım gibi, evladım gibi.

"AĞLAMAKLI, DOKUNAKLI SAHNE GARİP BİR HAZ VERİYOR BANA OYNARKEN"

Dans sahnesini çok seviyorum. Çünkü coşkuyla alkışlanıyor. Ben de hep müzikallerde oynadığım için dans, müzik beni hep etkilemiştir.  Enerjim de yetiyor. Hiç yorulmuyorum. Nefes nefese kalmıyorum. Bir o sahneyi seviyorum. Bir de finaldeki duygusal sahneyi. Artık biraz demasa girmiş. Arada bir aklı gidip gelen, yaşlanmış halini ve hafif delirmiş halini seviyorum. Çünkü benim ailemin içinde dahil o kadar çok gözlemlediğim bu pozisyonda olan yaşlılarımız vardı ki onlar aklıma geliyor. Çok hüzünleniyorum. Kim bilir belki bizler de o günleri daha sonrasında yaşayacağız. Böyle bir duruma geçeceğiz. Yaşlılık ayrı bir şey. Biraz yani demans halinde olmak ayrı bir şey. O bana çok dokunuyor. Ve o ağlamaklı, o dokunaklı sahnede garip bir haz veriyor bana oynarken.

-Canlandırdığınız nasıl bir karakter?

Çok otoriter Saraylı hanım. Adı sonradan “Deli Saraylı”ya çıkıyor, çünkü biraz şuurunu da kaybediyor. Herkese istediğini yaptırıyor. Onun sözünden dışarı çıkılmıyor konağın içinde ama aslında çok derin bir yarası var. Oğlunu kaybetmiş savaşta, gelinini kaybetmiş, torunu yaralanmış, torununa bakıyor ve ona tapıyor. Renkli bir karakter. Oynaması keyifli.

- Atatürk resmi paylaşıldı oyunda, salon alkıştan yıkıldı. Bu oyunda da işgal altındaki İstanbul'da bunu yoksayan bir saraylı büyük anne oynuyorsunuz. Ya Atatürk olmasaydı, nasıl tamamlarsınız cümleyi?

"ORADA BİR KADINLAR DÜNYASI VAR"

Aslında yok saymıyor da farkında değil. İşte yemekler, içmekler, el işleri, şunlar, bunlarla kendi dünyasında dışarıda ne oluyor? Osmanlı nerede? Silah arkadaşları ve Atatürk ve savaş nerede? Hiç farkında değil. Orada bir kadınlar dünyası var. Onun da bir ufak eleştirisi var. Zaten Ahmet Reşat söylüyor ya "Siz burada bir dünya kurmuşsunuz. Dışarıda ne oluyor? Hiç farkında değilsiniz" diyor. Kadında öyle bir kadın. Mühim olan o evin. Düzeninin devam etmesi. Onun için önemli olan o.

"ATATÜRK OLMASAYDI ŞU ANDA YAŞADIĞIMIZ TÜRKİYE OLMAZDI. BELKİ BEN TİYATRO YAPAMIYOR OLURDUM"

Atatürk olmasaydı şu anda yaşadığımız Türkiye olmazdı. Belki ben tiyatro yapamıyor olurdum. Belki çocuklarım okula gidemiyor olabilirdi. Her şey olabilirdi. Biz hala işgal altında olabilirdik. Belki başka güçlerin altında evimizde yaşıyor olabilirdik. Yani düşünmek bile doğru değil. Neler olabileceğini. Türkiye olmazdı ki biz olmazdık. 

-  Amerika'ya tiyatro okumaya gitmişsiniz, o dönemde nasıl bir babasınız vardı, aileniz destekledi mi sizi, bugün bile desteklenmiyor genç kızlar, oyuncu olmak isteyen genç tavsiyeleriniz neler olur?

"AMERİKA'DA BURSLU BİR SENE OKUDUM"

Bir sene okudum. Amerika'da burslu bir sene okudum. Sonra gitmek istedim, okumak istedim. Burs kazanamadım. Paramız da yetmediği için Amerika'ya gidemedim. Ama benim babam çok entelektüel, çok ileri görüşlü, dört beş lisan bilen, acayip okuyan, hatta beni komplekse sokardı sonraki yıllarda. Daha yaşlandığım zaman, o kadar çok okuyordu ki, ben onu bir türlü yetişemiyordum. Bir de dil üzerinde çok büyük şeyi vardı. Yani Fransızca'da nasıl söylenir? İngilizce'de nasıl söylenir? Ve deyimleri bilirdi, bana öğretirdi. Çok güzel bir lafı vardı "bir lisanı öğrenmek istiyorsan. Önce o lisanda düşünmeyi öğrenecek ondan sonra o lisanı konuşacaksın. Tercüme etmeyeceksin Türkçe'den o lisanı"  demişti. Mesela ben onu çok kendime örnek aldım o sözü. Sonraki İngilizce konuşmalarımda da zaten öyle yaptım ve İngilizce piyes oynar hale geldim okuldayken. Hatta İngiltere'ye turneye gittim. Sahnede seyirciye, İngilizce oynadım.

"ASLINDA GENÇLERE DEĞİL AİLELERE TAVSİYE VERMEK LAZIM"

Aslında gençlere değil ailelere tavsiye vermek lazım. Gençler zaten bizim devrimizden çok daha akıllı, çok daha ilerici düşünen, çok daha istediklerini bilen gençler. Benim torunlarım var. Daha henüz en büyüğü 13 yaşında. Sonra 9 ve 5 yaşında. Fikirleri var ve sonra istedikleri var. Onları hiçbir şeyden vazgeçiremiyorsun dediği dedik oluyorlar yani o yaşta bile. Biz tabii biraz daha pısırıktık, biraz daha ataklıktan korkan, atarı olmayan gençlerdik. Şimdiki gençler öyle değil. Ama şanslı ailelerin çocukları istediklerini elde edebiliyorlar. Bence bir çocuk için en güzel ailenin verebileceği şey. Mutlu olduğu mesleği yap. Keyif aldığı mesleği yap. Yani bir işine giderken ayakların geri geri gitmesin. Düşünebiliyor musunuz? Ben bu yaşıma geldim. Bir buçuk iki saattir yoldayım bu trafikte bu havada ve ben burayı severek geliyorum. Çünkü elli küsur senedir yaptığım, severek yaptığım mesleğe geliyorum. Şimdi bunu istemediğiniz bir iş için buraya gelseniz ne kadar mutsuz olurdu. Onun için ailelerin eğer bir çocuğun sanata müziğe, resime, oyunculuğa hevesi varsa ne olur onlara hayır demeyin. Zaten eğer kötü olurlarsa, kötüyseler o meslek onları bırakır zaten. Devam edemezsiniz çünkü sanat işinde şey yoktur. Ne derler başkası size fors yoktur. Kimse size hadi ben senin için şunu yaptırayım demez yani. Onu siz başarmak zorundasınız. Etraftan size ne kadar destek olurnursa olunsun siz başarmak zorundasınız.

- Devekuşu Kabare, Dormen, AST Türkiye'nin en önemli gruplarında yer aldınız en keyifle çalıştığınız dönem hangisi?

"İYİ TİYATROLARDA, İYİ OYUNCULARLA, VE ÇOK TUTMUŞ OYUNLARDA OYNADIM. O YÜZDEN HEP ŞANSLI BİR OYUNCU SAYIYORUM KENDİMİ"

Tabii ki Devekuşu Kabare'de çok keyifle çalıştım. Bir kere komedi yapıyorum. Komediyi çok seviyorum. Tiyatro başlangıç noktam. Müzikaller en sevdiğim şey. Müzikallerde de oynadım. Aslında hep şanslı oldum. İyi tiyatrolarda, iyi oyuncularla, güzel oyunlarda ve çok tutmuş oyunlarda oynadım. O yüzden hep şanslı bir oyuncu sayıyorum kendimi.

- Siz kimi örnek aldınız? 

"HAYRANLIK DUYDUĞUM BENİM İÇİN YILDIZ KENTER"Dİ"

Şimdi örnek almak yanlış bir şey. Ben buna inanmıyorum. Çünkü örnek alırsan biraz taklide girebilir iş. Örnek almayıp hayranlık duyduğun ve onun nerelerden geçtiğini takip etmek ve yöntemlerinin ne olduğunu takip etmek önemli. Benim için Yıldız Kenter'di. Gençlik yıllarında daha okulda talebeyken cumartesi, pazarları onun oyunlarına giderdim. Hayran hayran onu seyrederdim. Ve kendimi onun yerinde görürdüm. Onun sahnesinde görürdüm. Onunla karşılıklı oynarken görürdüm. Ama hiçbir zaman onun ses tonunu kapayım onun vücut dilini kapayım. Onun gibi. Bir nefes alayım vereyim demedim ve de hocam oldu sonra. Hocam olarak da çalıştım. Karşılıklı oyuncu olarak da çalıştım. 

- Yıldız Kenter ile yaşadığınız ama unutamadığınız sizin için özel olan var mı? 

“HERHALDE BİRÇOK KİŞİ YILDIZ KENTER'LE AYNI OTEL ODASINDA KALMAMIŞTIR DİYE DÜŞÜNÜYORUM. BEN ŞANSLIYDIM”

Yıldız abla (Kenter) Caniko derdi biliyorsunuz herkese. İngiltere turnesi yaptık. Nalınları İngilizce oynamıştık ve şartlardan dolayı aynı oteli aynı odayı paylaştık. Turnede, İngiltere'de. Çok keyiflidir. Herhalde birçok kişi Yıldız Kenter'le aynı otel odasında kalmamıştır diye düşünüyorum. Ben şanslıydım. 

- Tiyatroda oynamak istediğiniz ama oynayamadığınız bir rol var mı?

"GENÇLİK YILLARIMDA BİR JULİET OYNAMAK İSTERDİM" 

Yok ben öyle tek bir role, tek bir piyese kalmam ama mesela klasikleri oynayamadım. Çünkü özel tiyatrolarda çalıştım. Hani bir William Shakespeare, Anton Çehov, bir Moliére bu tip hani okulda da öğretilen. Ben okullarda tiyatro okullarında ve mecburen bunları oynamak zorunda olduğunuz dönemlerden geçmediğim için ve de özel tiyatrolar klasikleri çok oynayamadıkları için büyük kadrolar ve masraf olduğu için onları oynayamadım. Ama ben de büyük kadrolarla müzikaller oynadım. Hani zaten şimdi artık öyle bir şey için yaşım biraz kısıtlayıcı. Hani o yaşta o oynanamaz ama yani gençlik yılında bir Juliet oynamak isterdim tabii. Ama ders olarak okulda çok çalıştım ve çok inceledim klasikleri.

- Gençler birer birer kaçıyor.Günümüzde dışarı bir beyin göçü var, nasıl tersine döner, ne düşünüyorsunuz? Şimdiki gençlere nasıl buluyorsunuz?

"YERLEŞMEK, BAŞKA MEMLEKETTE HAYAT KURMAK, MEMLEKETİMİZ KÖTÜ DURUMDA DEMEK BANA İYİ GELMİYOR. ALINIYORUM, ÜZÜLÜYORUM"

Ben tabii çok saçma buluyorum. Tabii ki isteyen dışarıda okuyabilir. Ben de çok heveslenmiştim. Amerika'da okumak için. İmkanları olanlar, lisan öğrenmek için yeni ufuklar açmak için, yeni dünyalar görmek için tabii ki. Ama yerleşmek, başka memlekette hayat kurmak, memleketimiz kötü durumda demek bana iyi gelmiyor. Alınıyorum, üzülüyorum. Hani imkanlar imkanlarım bile çok olsa hiç düşünmeyeceğim bir şey. Hiç dışarıda ev kurup, yuva kurup oturabilmek. Yapamam gibi geliyor bana. Yani İstanbul'um ve Bodrum'um ve güzel Türkiye'm benim için çok önemli.

"BİZİM ZAMANIMIZDA BAYRAMDA BÜYÜKLERİMİZİN ELİNİ ÖPMEYE GİTMEK ÇOK ÖNEMLİYDİ. ŞİMDİ SADECE BİLGİSAYARDAN BELKİ EMOJİYLE BİR MESAJ ATMAK. ORAYA GELDİ. BUNLARI TASVİP EDİYOR MUYUM? ETMİYORUM. KENDİ DEVRİMİ İSTİYORUM"

Şimdi buna tek bir cümleyle cevap vermek çok doğru olmaz haklıda olmaz. Çünkü çok tiyatroya giden, klasik müzik konserinde bile gelip el ele sevgilisiyle oturup dinleyen çok gençleri gördüğüm gibi en basit tarihi bir şahsiyeti ya da bizim tarihimizi en ufak bir şeyi bile bilmeyen cahil tırnak içinde söyleyebileceğim tarzda gençler de var. Şimdi ne o tarafı övmek ne bu tarafı yermek doğru olmaz. Çünkü hem osu var hem osu var. Çok kabiliyetli gençler var. Vaktini boşa harcayan gençler var. Çok iyi okuyan yani deha gibi beyinleri olan üstelik de Anadolu'dan çıkan dış ülkelerde büyük keşifler yapan, ödüller alan ki bizim medyamızda bunlar pek maalesef konuşulmuyor. Böyle gencecik bir kız çocuğu mesela bir matematik dehası olarak dışarıda bir başarı kazandığı zaman ve o küçücük bir haber olarak geldiği zaman o kadar iftihar ediyorum ki resmen ağlamak geliyor içimden. Kendi evladım başarmış gibi. Ne kadar güzel bir şey. Bir Türk çocuğunun bu kadar başarılı olabilmesi. Tabii ki keskin zekalı gençler şimdi işte Z kuşağı mı deniliyor. Elektronikle araları çok iyi. Yapay zekayla, bilgisayarla bunlar bizim devrimizde olmayan şeylerdi. Bu konuda biraz kıskanmıyor değilim yani. Çünkü bizim beynimiz öyle çalışmıyor. Benim yaşım benim yaşımdan biraz daha küçük olanlar. Biz öyle bakamıyoruz olaya. Yani başka şeylere bakıyoruz. Başka şeylerle büyütüldük. Bizde de biraz değerler farklı. Bizim jenerasyonumuzda. Aile mevhumu, bayram mevhumu, komşuculuk mevhumu, mahalle kültürü. Biz bunlarla pazar yerleri, dedeler, neneler, hani böyle mutlu aile tablolarıyla bunlarla büyütüldük. Bayramda büyüklerimizin elini öpmeye gitmek çok önemliydi. Şimdi sadece bilgisayardan belki emojiyle bir mesaj atmak. Oraya geldi. Bunları tasvip ediyor muyum? Etmiyorum. Kendi devrimi istiyorum. Ama onlara da hak vermiyor muyum? Evet hak da veriyorum. Çabukçuluk önemli. Zaman kaybı yok onlarda. Şak şak şak şak. Her şey çabuk ve istedikleri zaman olsun istiyorlar. Çok da haksız değiller. Günün dört beş saatini trafikte geçiren bir millet için hız çok önemli. Bazı işleri halletmekte. Yani şu iş bile sizin buraya gelip bir röportaj yapabilmeniz. Küçücük bir kamera, bir minik ışık. Ve bir cep telefonuyla gelebiliyorsun. Benim zamanımda bir röportaja gelindiği zaman dört, beş kişi üç dört tane spot ışığı taşıması zor, koca koca kameralar. Ve teypler ve asılı mikrofonlar böyle gelinirdi. Onun külfetini düşünün. Yorgunluğunu düşünün. Altı yedi kişi gelirdi. Şimdi bakın iki kişi geliyorsunuz ve her şeyi şununla halledebiliyorsunuz. Bunlar da güzel şeyler yani.

- 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü ile ilgili neler söylemek isterseniz? 

"TİYATRONUN DEĞERİNİ BİR 27 MART'TA BİLMEK AZ GELİYOR"

Ya tiyatro günü 1961'den beri kutlanan bir şey. Tabii ki bir günle tiyatro kutlanmaz. Ama bütün öyle günler gibi, Anneler Günü, Babalar Günü, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü hepsi birer günle kutlanarak o gün o hakkında konuşuluyor. Yani annelerin değerini bir günde mi biliyoruz? Mümkün değil. Babanın değeri de öyle. Tiyatronun da değerini bir 27 Mart'ta bilmek az geliyor. Ama Dünya Tiyatro Günü yapılmasının nedeni zaten insanları tiyatroya alıştırmak. Tiyatrolar eskiden hep bedava oynanırdı 27 Mart'ta oyunlar. Onun nedeni seyirciyi tiyatroya alıştırmak. Ve tiyatroyu sevdirmekti. Bir bildiri yayınlanır her zaman. İlk bildiriyi de Muhsin Ertuğrul Türkiye'de ilk o yazmış. Sonra da her önemli sanat adamı. Bakalım bu sene kim yazıyor bilmiyorum henüz daha. Kimin bildirisi okunacak? Oyun öncesi okunulurdu. Ve seyirciye bu anlatılırdı. Seyirci de alkışlar ayağa kalkar. Öyle kutlama gibi yapılırdı Dünya Tiyatro Günü. Bakalım bu sene de ben de oynuyorum oyunda. tiyatromuz var yani aynı gün.

- Sizce ülkemizde sanata yeteri kadar değer veriliyor mu? 

"BİR DEFİLEYE DAHA KOLAY SPONSOR YAPILIR DA BİR TİYATRO OYUNUNA SPONSOR OLUR MUSUNUZ DENİLDİĞİ ZAMAN BÜYÜK ŞİRKETLER BİLE BİRAZ GERİ ADIM ATABİLİYOR"

Hiç değer verilmiyor dersem yalan. Çok değer veriliyor, bütün tiyatrocular el üstünde tutuluyor desem o da abartı olur. Yani yeteri kadar veriliyor diyeyim. Tabii bunda bir sürü şeyin verilmeme nedenlerinden birçoğu sponsorların olmaması. İşte tiyatroya resime diyelim ki gravür sanatına diyelim ki bir heykeltıraşa destek olmak sponsorluk olmak falan çok zor yapılıyor şimdi. Belki bir defileye daha kolay yapılır da bir tiyatro oyununa sponsor olur musunuz denildiği zaman büyük şirketler bile biraz geri adım atabiliyor. Ama gene de destekleyen ve birçok oyuna sponsor olan da şirketler de var. Şimdi onun için onları da harcamak günah olur. Yıllarca bir şirket vardır mesela. Tabii ki ismini şimdi veremiyorum. Hep tiyatrlara ufak çapta da olsa destek olmuştur. Bir takım masraflarını üstlenmiştir. Ee bunlar çok önemli şeyler. Özellikle tiyatro yapanlar için.

- Beğendiğiniz bir proje var mı? Oyunculardan kimleri beğeniyorsunuz? 

 "FAVORİM KIVANÇ TATLITUĞ. ÇOK ÇOK BEĞENİYORUM SANKİ KENDİ OĞLUMMUŞ GİBİ İFTİHAR EDİYORUM"

Tabii ki şimdi herkesin beğendiği Bahar dizisi, Kızılcık Şerbeti, İnci taneleri, klasik herkesin beğendiğini ben de beğeniyorum tabii ki.  Oyunculuklar çok güzel, çok keyifli. Şimdi tabii. Baharı beğendiğime göre Demet Evgar'ı beğeniyorum. Merve Dizdar'ı çok beğeniyorum.  Tiyatro oyuncusu ve dizi olarak da Devrim Yakut'u çok beğeniyorum. Bugün bir röportajına rast geldim de o yüzden hemen aklıma geldi. Aslında sorulduğu zaman onun ismini hep vermek isterim. Tabii ki favorim Kıvanç Tatlıtuğ. Yani o kadar her şeyini seyretmişimdir ki. Dijitaldeki filmleri dahil. Çok çok beğeniyorum. Sanki kendi oğlummuş gibi iftihar ediyorum. İyi aktörlerimiz var. İyi oyuncularımız var. Senaristlerimiz bazı çok başarılı. Bazıları çok artık herkesin bildiği konulara aynı konulara eğildiği zaman pek hoşuma gitmiyor. Yani biraz hayal gücünü birazcık zorlamak gerekir diye düşünüyorum. Ama iyi işler yapılıyor. Kalite işler yapılıyor.

Usta oyuncu Nevra Serezli 2013 yılında hayatını kaybeden eşi Metin Serezli ve evliliği hakkında ise şöyle konuştu; 

 "METİN İLE ÜZÜLDÜĞÜM ANLARDA OLDU, KIZDIĞIM ANLAR, SİNİRLENDİĞİM ANLAR OLDU. ONUN DA BANA OLMUŞTUR MUHAKKAK. ÇÜNKÜ O DA DEDİĞİ DEDİK , BEN DE DEDİĞİ DEDİK BİR İNSANIM".

Tabii ki özel anımı paylaşmayacağım. (Gülüyoruz) Yani öyle tek bir anı olur mu? Kırk beş elli sene içinde bir sürü şey. Onun çok basit şeylere sinirlenmesi, özellikle maç seyrederken. Ama bana her zaman destek olması, hep ikimiz için de gelen işleri birlikte çalışmamız, birlikte altını çizmemiz, çocuklar için devamlı kavga etmemiz, benim onu çok eleştirmem, onun beni çok eleştirmesi ama hiçbir zaman kavgalı yatmamamız birbirimize ufak ufak sürprizler yapmamız, hayatı güzelleştirmemiz. Yani onunla güzel geçti yıllarım. Gerçekten güzel geçti. Üzüldüğüm anlar oldu, kızdığım anlar, sinirlendiğim anlar oldu. Onun da bana olmuştur muhakkak. Çünkü o da dediği dedi ki, ben de dediği dedik bir insanım. Aslında ikimizin karakteri Oğlak burcu ve Aslan burcu. Biraz çelişkili. İkisi de inat gibi. İkisi de lider gibi. Tutturukluk da var hafif. Ama işin içinde sevgi olunca her şeyin üstesinden geliniyor.

 İlişkiler hakkında tavsiye veren Serezli şu ifadeleri kullandı:

Restoranda asker üniformalı servis yapan 3 kişi gözaltına alındı Restoranda asker üniformalı servis yapan 3 kişi gözaltına alındı

"İKİ İNSANIN KAVGA ETMEDEN, SİNİRLENMEDEN, BİRBİRİNE KIRILMADAN ZAMAN GEÇİRMESİ MÜMKÜN DEĞİL"

Tahammül yok da ondan. Bak ne dedim? Kavgamız da oldu, şu da oldu. Bu da mümkün mü? Kendi çocuğunla dayanamayıp kavga ediyorsun. Kardeşinle kavga ediyorsun. Anne babana ters çıkıyorsun. İki insanın kavga etmeden, sinirlenmeden, birbirine kırılmadan zaman geçirmesi mümkün değil. Hele yani iki saat bir trafikte kaldığınız zaman arabadaki yanınızda oturana bile bağırabiliyorsunuz. Çünkü sinirleriniz artık deliriyor. Pahalılıktı, orada kalabalık, burada bunların hepsi etki. Bir adada tek başına hurma ağaçlarının altında yatıyor, güneşleniyor olsam belki bu kadar sinirlenmezsin. Dış etkenler, insanları çok yoruyor. Bu devirde epeydir bir zamandır yoruyor yani. Benim ilk yıllarımla  şimdilik kıyasladığın zaman insanları çok yoran şeyler var. Bir kere bu elektronik aletler abi. Ben AVM'lerden mümkün olduğunca kaçınırım. Oranın belli bir şeyi var, ışığı, elektriği, bir havası, bir şeyi var ki etkiliyor. Beni yoruyor. Yani bir bir saatten fazla bir AVM'de. Ben evime yorgun, dayak yemiş gibi dönüyorum. Bence o elektronik ve ışık sistemi, havalandırma sistemi bir şekilde yoruyor insanları. Bu vücuda da zararlı. Açık hava. mesela Bodrum'a gidip üç ay kaldığım zaman tenimden, yüzümden bağırsağıma kadar her şeyim o kadar bambaşka oluyor ki. Adeta temizlenip İstanbul'a dönüyorum. Aynı olabilir mi? Buranın kirliliği kalabalığı oranın tertemizi, ağacı, yeşili, mavisi. O yüzden tek isteğim yaz olup Bodrum'a kaçmak. Evet, detoks. Detoks yapmak.

- Çok güzelsiniz. Doğal güzelliğiniz dışında, bazı sırlarınız var mı? Neler yapıyorsunuz kendinize?

DÜNYANIN EN LÜKS KREMİNİ DE BULSAM FAYDASI BİR YERE KADAR. BEN ÇOK GÜZEL YAŞAMIŞIM BU YAŞA KADAR GELMİŞİM. ONUNLA İNATLAŞMANIN ALEMİ YOK”

Bir şey yapmıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Yani temizleyici sütlerim ve toniklerimin haricinde bir de nemlendirici makyaj altına çok makyaj yapıyoruz. Sürmenin haricinde keşke bir formülüm olsa da desem ki ben bunu kendim keşfettim. Avokado yağıyla bilmem ne keten tohumu yağını ezip üstüne bir kaşık yoğurt koyup her sabah onu sürüyorum desem ooo kıyamet kopar. Hiçbir şey yapmıyorum. Çünkü çok inanmıyorum. İnsanın içi, genetiği, aileden gelen hücreleri, nasılsa yaşlanılıyor. Yani dünyanın en lüks kremini de bulsam faydası bir yere kadar. Ben çok güzel yaşamışım bu yaşa kadar gelmişim. Onunla inatlaşmanın alemi yok. Ama yediğime, içtiğime, sıhhatime, içkime, sigarama ki kullanmam. Temiz havaya, yürüyüşe çok güzel uykuya, huzurlu ve uzun uykuya, bunlara inanırım. Onlara inanırım. Mümkün olduğu kadar ilaç kullanmam. Yani mecburen artık belli bir yaştan sonra tansiyon ve şeker sorunu oluyor. Onun haricinde cırt oldu bir ilaç, şuram tuttu bir ilaç. Bakın 15 gündür bir öksürük yaşıyorum. Gıcıklı gibi bir öksürük. Ya havadan ya üşütmeden. İnatla da hiçbir şey almadım. Çünkü inanmıyorum. Ne pastiline, ne öksürük şurubuna. Dedim ki bünye bunu alt edecek. Bünyem bunu yenecek. Sadece bol su içmek. Hafifledi gitti. Çok azı kaldı. Hiçbir şey almadan. Kendimle işi halletmeye. Tabii ki Allah başka büyük bir hastalık vermesin. O anlamda söylemiyorum. Hani başı ağrır hemen alırlar ya. Midem tuttu hemen ilaç kullanırsın bilmem ne. Hiç bunları böyle sevmem. Yani ilaç sanayini sevmem. Öyle söyleyeyim.

- Şu an iki oyunuz var yanılmıyorsam televizyonda dizilerde sizi görecek miyiz? Oğlunuz ile sizi bir projede görecek miyiz?  

"KENDİMLE İFTİHAR EDİYORUM"

Evet iki oyun birden oynuyorum. Ağaçlar Ayakta Ölür ve Veda oyunu. Birini bir gün, birini bir gün oynuyorum. Kendimle iftihar ediyorum şaşırmıyorum. Hiçbirinde teklemiyorum. Giriyorum tiyatroya, rolüme ve de kostümüme, o oyun neyse oynuyorum. Ertesi günü öbür kostüme giriyorum, onu oynuyorum. Bu yaşta buna yapabiliyorsam henüz yerinde diye düşünüyorum. Sahnede dans ediyorum, hopluyorum, zıplıyorum, merdiven iniyorum, çıkıyorum. Eh vücutta vazifesini yapıyor. Başka da bi şey istemem hayatta, sıhhatli olarak hayatıma devam edebilmek. Şu anda dediğim gibi iki oyunda birden oynuyorum 7 gün yetmiyor araya şimdi bir de diziyi sıkıştıramayacağım. Oğlumla aynı projede oynamak isterdim. Keşke. İnşallah bir gün olur. 

- Büyük bir çoğunluğumuzun çocukluğuna Sihirli Annem'in Dudu Peri karakteriyle damga vurdunuz...

"SİHİRLİ ANNEM NEDEN KALKTI HALA ANLAMIŞ DEĞİLİM"

Tabii çok sevilen bir karakter oldu Dudu ama bu kadar çok fazla tekrarı yayınlanmasaydı hala çocukların aklında olmazdı. Çünkü bayağı bir sene oldu. 2004 yılıydı galiba. Vallahi 20 seneye yakın herhalde. Yaşımı düşünüyorum ne zaman başlamıştım diye. Vardır yani. 2004 galiba. Eh çok sevildi. Dört sezon, beş sezon oynadı. Neden kalktı hala anlamış değilim. Çünkü hep çok iyi reytingli bir diziydi. Kanallar arası tartışmalardan dolayı bence kalktı yayından. Sevgili Defne'mizi kaybettik o arada. Çok kayıplarımız oldu. Oyunda  dizide rol alan diğer arkadaşlar  tabii. En çok bizimle olan Defne'ydi. Sonra yazarı kaybettik. Sihirli Annemi yazan Gamze Özer'i iki sene önce galiba kaybettik. O da bize büyük bir şok oldu. Çok güzel yazılmış bir senaryoydu. Tabii Amerikan yapımından esinlenmişti. Ama çok başarılı olmuştu.

- Sanat camiasında kırgın olduğunuz birileri var mı? 

"HANİ HEP DİYORLAR YA SANAT CAMİASINDA DOST OLMAZ, VEFA OLMAZ. AYNI FİKİRDE DEĞİLİM"

Hayır şimdi bunlar çok soruluyor. Niye acaba? Hani hep diyorlar ya sanat camiasında dost olmaz, vefa olmaz. Aynı fikirde değilim. Çok ufak şeylere kırılmışlığım olabilir çünkü 50 küsur senedir bende bu işin içindeyim. Tabii ki olmuştur. Ben de belki zannetmiyorum kimseyi kırdığımı ama. Ben belki kırmak için değil de bambaşka bir laf etmişimdir. Oda onu başka yöne çekmiştir. Çünkü ben aile içinde de kimseyi kırmamayı, kimseyi üzmemeyi, sevmeyen, aşırı dikkat eden arkadaşlarımın gözünün içine bakan hani tiyatro camiasından değil normal hayattaki arkadaş gözünün içine bakan bir insanımdır. En ufak bir şeyde bozulduklarını görsem katiyen öyle eve gidip yatmam. Aynı Metin ile olduğu gibi hemen telefon ederim ya da anlatmak isterim kendimi. 'Niye sen yanlış anladın beni' derim. Ve rahatlarım. Onun için benim çok kırdığım kişi olduğunu sanmıyorum. Ama beni kıranlar ilk yıllarımda, gençlik yıllarımda, kıskançlıklardan dolayı olmuştur. Ha bunun hakkında ne yapmışlığım vardır? Hiçbir şey yoktur. Şurama (kafasını gösteriyor) sadece orada bir küçük oda var. Oraya koyuyorum. O kadar"

ANKA

Kaynak: anka